HAYAT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
HAYAT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Haziran 2015

Yıllık İç Dökme // Kozmetik Blogu !?


Senede 1 defa falan sanırım geliyor bu iç dökme mevsimi... Yine geldi...


Uzun ve kopuk bir yazı olabilir şimdiden uyarayım!

Blog yazma işini de okuma işini de seviyorum. Sanırım birilerine bir şeyler anlatmayı, paylaşmayı seviyorum. Beklenmedik bir zamanda açılan blogum, adından da anlaşılacağı üzere "moda" üzerine bir şeyler yazarım düşüncesi ile açılmıştı. Sonra baktım ki ne modası ? Ben genelde tek tip, rahat giyinen, spor ayakkabıdan vazgeçemeyen, hiçbir zaman muntazam bir fiziğe sahip olmayan bir insanım. Elbetteki giyinmeyi, yeni ürünler almayı, takıp takıştırmayı, renkleri değiştirip yakıştırmayı seviyorum her birimiz kadar ama böyle adına bloglar açacak, yazacak kadar bir stil de yok ortada :D 

İlk başlarda; orada bu indirim var, bu sene sarılar moda, ünlüler bu şekilde kombinlemiş, ebay`de şu butikler çok güzel gibi giden blogum, bir süre sonra kozmetiğe çevirdi ibresini. Bunun en büyük sebebi, netteki hazır görselleri değil de kendi çektiğim obje fotoğraflarını yayınlamak istemem, kozmetik ve cilt bakım ürünlerine hatırı sayılır bir ilgim olması, ve çok geniş bir dünya olduğu için beslemenin nispeten kolay olduğunu düşünmemdi. Geçmiş yazılarımın görsellerini beğenmediğim için de sildim çoğunu. Çok büyük oranda kozmetik yazılarım var blogda şu anda.

Şimdilerde, itiraf etmek istemesem de, bu konulardan da yavaş yavaş sıkılmaya başladım sanırım. Tabi bu birden bire olan bir durum değil. 

İlk olarak bu işte cidden başarılı olabilmek için biraz "her şeyi beğenen" yapıda olmak gerektiğini düşünüyorum. Daha önce şu yazımda da bahsettiğim gibi, yüzünde zaten sivilce olmayan bir insanın sivilce ürünü kullanıp, "bu çok güzel, harika" demesi ile yüzünde sivilce olan bir insanın "çok da beğenmedim, iyi gelmedi" demesi bir olmuyor. İlki daha çok rağbet görüyor her nedense! Yalandan her ürünü beğenmenin dışında, ürünlere birazcık aşk duymak da gerekiyor bu iş için. Sanırım onu da kaybediyorum yavaş yavaş. Bir de birisi benim çok beğendim bir ürünü aldığında cidden sorumluluk hissediyorum, ya beğenmezse diye düşünüyorum. Artık içimden ürünleri ayrıntılı ayrıntılı yazmak da gelmiyor sanki eskisi gibi. Birkaç cümlede toparlayıp geçeyim istiyorum. Örneğin bir Armani fondotenim var 4-5 aydır yazacağım. Kozmetik ilgimi tamamen kaybetmem olası değil sanıyorum ama alımı azalttıkça konu bulma sıkıntısı da yaşamaya başladım doğal olarak.  

Fotoğraf çekmeyi, bir şeyler yazmayı, bildiklerimi paylaşmayı ve okunmayı seviyorum. Şimdiye kadar kozmetik ve cilt bakım ürünleri ile yapıyordum bunu. Çünkü kozmetik ürünlerini almak hoşuma gidiyor, aldıkça deneyimim ve fikrim artıyordu. Ayakkabı-çanta-kıyafet almaktansa kozmetik almak bana daha çok zevk veriyordu. 

Yazmaya ve okunmaya başladıkça ben de daha çok blog takip etmeye, yeni ürünlerden daha çok haberdar olmaya ve daha çok almaya başladım. Popüler ürünlerin yazısı blogumda bulunsun diye özellikle gidip almışlığım bile vardır. Ya da birisi drugstore fondoten tavsiye eder misiniz diye sorduğunda, normalde almayacakken, gidip bakıp aldığımı da hatırlıyorum. Yani doğal olarak bu şekilde spesifik bir konu üzerine blog yazıyorsanız, yazılarınız çeşitlendirmeniz, ürün çeşitliliğini arttırmanız, yeni ürünlerden haberdar olmanız gerekiyor. 

Lakin bunu yapmak ciddi bir bütçe istiyor çoğu durumda. Öyle "bloglara bedava gönderiyorlar" gibi bir durum pek söz konusu değil açık konuşmak gerekirse. Blogu beslemeye yetecek kadar tanıtım ürünü gelmesi için ya bu işi profesyonel olarak yapmak (ki kimse kusura bakmasın hiç samimi ve gerçekçi değiller bence), ya insanların size özenmesi, artık paylaştığınız ürünleri değil de yaşam tarzınız beğenip takibe başlamaları ya da her ürünü beğenen, ürünün firma gönderisi olduğunu belirtmeye gerek duymadan reklam yapanlardan olmak gerekiyor (bunlar benim şahsi gözlemlerim tabii)

Bir de video/youtube gerçeği var. Videoda görmek yerine fotoğraflarına bakmakla yetinmek istemiyor çoğu insan. Gerçi kendi adıma, videolarını takip ettiğim 2-3 kişiyi de ürünler için değil, güler yüzleri ve muhabbetleri için takip ediyorum. 

Artık çoğu kozmetik yazısı ilgimi çekmiyor, bloglovinde gördüğüm postlara nadiren tıklıyorum. Her postuna baktığım 3-5 kişi kaldı sanırım, dürüst ve bilgili olduğunu düşündüğüm, o diyorsa bakmak lazım diye düşündüğüm 3-4 kişi. E şöyle bir dönüp bakınca da takip ettiğim kişiler "mutlaka almalısınız" kişileri değil, daha ziyade "elinizde şu varsa hiç gerek yok bence" kişileri. 

Alınan ürün de bitmiyor kolay kolay malum. Şöyle bir çekmeceme dönüp baktığımda, keşke allıklarımı bitirebilecek kadar ömrüm olsa diyorum. (ay bi dakka şimdi yanlış hesap yaptıysam, sakata gelmeyelim! haftada 5-6 kullanımla 9-10 allık ne kadar zamanda biter ? ) 

Bir ara oturup aylık kozmetik giderlerimi hesapladığımda ev kiramıza denk, (hatta bazı aylar fazla) olduğunu fark etmemle, alım olayını dizginledim. Bir de uzunca süredir benimsemeye çalıştığım "az çoktur" felsefesine, tüketimi azaltmak, daha sade yaşamak gibi yeni hedefler de eklemek geçiyor içimden. Bu da ayrı bir konu olabilir aslında...

Bu tür blogları başka türlü de beslemek mümkün tabii, epilasyon tipleri, ürün içerikleri, evde hazırlanabilecek maskeler, bakım önerileri vs vs ama onlar da ya ilgimi çekmiyor ya da yazabilecek kadar bilgili olduğumu düşünmüyorum.

Bu sebeplerden dolayı sanıyorum ki son zamanlarda yazma sıklığım iyice düştü. Haftada 1, iki haftada 1 yazı yazıyorum neredeyse. Ayrıca dürüst olmak gerekirse de, kimsenin benim yazmamı beklediğini sanmıyorum. Git gide okumak manasız geldiği gibi yazmak da manasız gelmeye başladı sanıyorum. 

Bu arayı instagram ile kapatıyorum. (@modamasallari) Orada biraz kozmetik, biraz kitaplarım, biraz kahvelerim, biraz yakınma, biraz manzara oluyor. Yani daha samimi ve daha gerçek.

Bir yandan blogdan kopmak istemiyorum, bir yandan bloga değişik konularda da yazıp bir karmaşaya dönüştürmek istemiyorum ama yakında içimden geçen başka başka şeyleri de yazmaya başlayacağım gibi duruyor.

Gerçi adımın sanımın bilindiği, yakınlarım tarafından bilinen bir blogda içimden geçenleri yazmak ne kadar olası onu da kestiremiyorum. Sene başında yapmak istediklerim listesinde isimsiz bir blog da vardı, açtım birkaç yazı da yazdım hatta ama orada da gizliliği korumak zor, koruyamadığınızda daha da zor tabii :D Google insanın 7 ceddini ortaya döküyor iki dakikada neticede. Bir de kimse okumayınca pek anlamı yok tabi, şimdi bekle ki o site belli bir rakamın üstüne çıksın, okunmaya birilerine ulaşmaya başlasın, zor ve uzun bir süreç.

Bir yandan da hayat değişiyor, zorluyor, hele bugünlerde daha da zorluyor sanırım. İnsanları giderek sevmiyorum, hayallerim bir tarafta bekliyor, yapmak zorunda olduklarım başka bir tarafta bekliyor ama ömür hiç beklemiyor. Asıl mevzu onları birilerine anlatmak isteğim belki de bilemiyorum... 

Neyse işte böyle... Görüşmek üzere...

Geçen senelerdeki iç dökmelerime de buradan, buradan ve buradan ulaşabilirsiniz...

18 Ağustos 2014

Gelin Saçı, Gelin Makyajı Vol 2

Slm :)

Yaklaşık 10 gündür buralarda değildim, 1,5 senedir iple çektiğim tatilimdi aslında bu 10 gün ama içine bir de düğün sıkıştırınca pek bir şey anlamadım. Kısaca özet geçmem gerekirse; aslında Mayıs başında evlenmiştik! Antalya`da tam gönlüme göre nikah + küçük bir kokteyl yapmıştık. Gelin saçı ve makyajı konusundaki seçimlerimi bu yazıda anlatmıştım. 

Gelgelelim erkek tarafı Antalya`ya oldukça uzak olunca ve sevgili(!) kocam ille de düğün isterim diye tutturunca; düğün salonu bulalım, ramazan geçsin, bayram geçsin derken, evlendikten 3 ay sonra hiç bilmediğim bir küçük bir Karadeniz şehrinde düğün yaparken buldum kendimi. Değil tutulan düğün salonunu, kuaförü görmek, Karadeniz bölgesini bile ilk defa gördüğüm düşünülünce, benim için cidden çok sancılı bir süreç oldu.

Tabii, eşimin geniiiiş ailesinin aksine benim küçük bir ailede büyümüş olmam, biz bayram sofrasında bile maksimum 10 kişi olurken, onların standart bir haftasonu buluşmasında 25 kişi falan olmaları [artık düğünden 1 gece önce evdeki kalabalığı siz tahmin edin), düğünlerden hiç hoşlanmayan, kardeşinin sünnet düğününde bile oynamamış olan, zaten oynamayı bir türlü beceremeyen, el öpmekten hiç haz etmeyen, pek de sıcak kanlı sayılmayan biri olmam gibi faktörlerde vardı...

Gelelim yine bana tamamen sürpriz olan gelin saçı ve makyajı kısmına. Bir kere; kuaförde "kendini bana bırakacaksın, ben en güzelini yaparım" gibi bir anlayış vardı ki daha en baştan beni gıcık etti. "Koyunun olmadığı yerde keçiye..." anlayışıyla kendilerini çok iyi sanıyorlardı ve oldukça da yüksek fiyatlar biçmişler sanırım. Kullandıkları 3-4 parça Mac ve Kyrolan ürünü vardı, iyi güzel de inanılmaz kirli şekildeydiler. Aynı süngeri sürekli herkesin yüzüne değdirip duruyorlardı. Makyaj fırçaları da yoktu zaten, göz makyajını da parmaklarıyla yapıyorlardı. [Bu arada yanlış anlaşılmasın, kuaför konusunda hassas olacağımı tahmin eden erkek tarafı şehrin iyi diye bilinen kuaförünü ayarlamış] Ben bunları görünce, kendi malzemelerimi kullanmak istedim. Daha doğrusu ben en başta, makyajımı kendim yapmak istediğimi söyledim ama "yok olmaz, biz yapalım, kayınvaliden o kadar özendi" falan filan deyip ikna ettiler beni. Ben de "peki ama benim malzemelerimle" dedim o zaman. Benim malzemelerimi kullanmamızla, işler daha da saçma bir hal aldı. Ürünlere alışkın olmadığından, makyajı yapan kişi zorlandı bir kere. Bir de ezberledikleri standart makyajı (fena bir makyaj değildi ama benim için çok koyuydu, ve oraya gelen bütün gelinlere fiks aynısını yapmışlardı) yapamadılar. Ben sürekli müdahale edince, kadın da gittikçe bozulmaya başladı. Birden ukalalık yapan kişi pozisyonuna düştüm. Beğenmediğim şeye de "beğenmedim, olmadı" demeye çekindim. Benimle birlikte gelen arkadaşıma "gelin değişik biraz" falan dediklerini de kuaförden çıktıktan sonra öğrendim. Neyse sonuçta çıkan makyaj idare eder durumdaydı.

Saç konusu da benzer şekilde oldu; Ben saçlarıma sadece kırık fön istediğime, açık ve dalgalı saç istediğime bir türlü ikna edemedim adamı. İlla topuz yapacak. Yok buranın nemi, yok dayanmaz. İyi de arkadaşım ben Antalya`da yaşıyorum normalde, sizden mi öğreneceğim nemi :) [Gülen yüz temsilidir, cidden yazarken bile tekrar sinirlendim] Yok illa kırık fön yapmadı, maşa da karar kıldık/kıldı. Neymiş dalgalar kendini salınca tam benim istediğim gibi olacakmış. Olmadı işte! Maşa benim saçımda durmuyor istediğim gibi. Bir kırık fön çektiremedim. Saçlarım da istediğim gibi olmadı sonuçta. 

Bu sinir harbi sonunda normalde 60 lira olduğunu öğrendiğim hizmete 700 lira gibi bir şey ödendi sanırım. Cidden toplumun dayatmaları beni çileden çıkarıyor. Erkek tarafı, bilmediğim şehir bilmem ne derken mecbur kaldım ama siz siz olun ipleri elinizden bırakmayın. Ne istediğinizden eminseniz, kimseyi dinlemeyin. 

Bu tarz maceralardan sonra pek de ısınamadığım Karadeniz`den sonra kendimi Akdeniz`e attım tabii... Bu yazıyı yazayım mı, yoksa hafızamdan direk sileyim mi kararsızdım, belli olmaz yine de birkaç gün içinde silebilirim... Yazımı güzel anıların fotoğrafları ile sonlandırmak istiyorum yine de...




9 Mayıs 2014

Gelin Saçı Gelin Makyajı Dedikleri

Geçen hafta sonu evlendim! 

Oynamayı hiç bilmeyen ve hiç sevmeyen, gelinliğin içinde kazulet gibi duran bir insan olarak en büyük korkum, gelinin pistten indirilmediği düğün merasimleriydi. En büyük arzum da yeşil bir ortamda, slow müziklerle, fazla oynama hoplama olmayan, "hoş bir gündü" tadında bir törendi. Şükür ki herşey istediğim gibi oldu.

Antalya`da evimizin bahçesinde, tam arzu ettiğim gibi bir nikah töreni yaptık. Nikahtaki çardak süslemeleri, ikramlar, ağaç süslemeleri, nikah şekerleri, bahçe süslemeleri vs. herşey annemin elinden çıktı. -Special thanks to mom-


Nikah fotoğraflarından birkaçını instagram hesabımdan paylaştım ( @modamasallari

Gelelim mevzumuza; gelin saçı ve gelin makyajı denen şeye...

İşin içinde "gelin" kelimesi geçtiği anda herşeyin birden bire 2-3 katı fiyatına çıkmasına "aaa ama bu 1 kere olacak" şeklindeki gazlamalara oldum olası sinir olan bir insanım. Evet tamam masraftan kaçınlmaması gereken durumlar var ama masraftan kaçmamak başka, salak yerine konmak başka. Değişik duygular ve stresler içinde geçen bir gün, tabii herkesin kendi bileceği iş ama ben kendi adıma bir kuaföre bu iş için 500 lira 750 lira gibi paraları  ödemem de ödetmem de. 

Zaten saçlarımı da topuz falan değil, açık, doğal dalgalı şekilde kullanmak istediğim için sabahtan kuaföre eşofmanlarımla gidip saçlarımı yaptırdım. Duvağımı da evde kendim taktım. Zaten bir süre sonra da sıkılıp onu da çıkarttım. 

Makyaj için de MAC`den randevu almıştım. Bilmeyenler için MAC`de makyaj ücreti 160TL fakat bu tutar almak istediğiniz ürünler üzerinden düşülüyor. Bir süredir aklımda olan şeyleri alıp, makyaja da ayrıca bir para harcamamış oldum. Aslında vaktim olsaydı makyaj için önceden bir prova da yaptırmak isterdim ama olmadı. Ben de riske atmayıp ne çok doğal ne de çok abartılı, ikisinin arasında bir makyaj yaptırdım. Makyaj sırasında gösterilen özveriden ve ilgiden çok memnun olsam da, makyaj çok profesyonel ya da kendi yapamayacağım bir makyaj değildi ama dediğim gibi bu benim seçimimle alakalıydı. Çok muhteşem bir makyaj olmasa da asla kötü değildi, MAC`de yaptırdığım için de içim rahattı sanırım.


Eve dönüşte de büyük bir çiçekçiye uğrayıp, gönlüme göre bir buket yaptırıp, gelinlikle hediye edilen yapay çiçeklerin etrafındaki tülleri kendi aldığım canlı çiçek buketine geçirdim. 

Tek içime sinmeyen şey gelinlik olduğu için, bloga gelinlikli bir fotoğraf koymaya gitmedi elim :) Bu konuda da nacizane tavsiyem, mümkün olduğu kadar siparişi erken vermeniz ve tarif üzerine modelde bir değişiklik yaptırmamanız. Çoğu gelinlikçi 15-20 günde dikip getirse de, birkaç provada gönlünüzce düzeltme yapmak gelinliğin dikim süresinden daha fazla zaman gerektirebiliyor. Benimki kısıtlı bir zamana denk geldiği için istediğim düzeltmeleri yaptıramadım, resmen beğenmediğim halde almak zorunda kaldım ve hiç içime sinmeden giydim. 

Üzerimde de fazla tutamadım zaten, 1,5 saatte falan çıkartıp sivile döndüm, sonra da arkadaşlarla dolaşmaya çıktık, bitti gitti :) 

27 Mart 2014

Nişan Düğün İşleri

Başlık sizi korkutmasın, evime aldığım kesme tahtasından tutun da peçeteye kadar en küçük ayrıntıyı fotoğraflayıp paylaşacağım bir yazı olmayacak, ne şimdi ne de ileride :) Yine de bugünlerde nerelerde olduğumu ve hoşuma giden birkaç ayrıntıyı yazmak istedim.

Geçtiğimiz ayın sonunda nişanladım, mayıs başında da evleniyorum :) İlişkimiz üniversiteden beridir devam eden uzunca bir ilişki olmasına rağmen, nişan-nikah-düğün işlerini ardı ardına aceleye getirdik resmen. Ve ben bu durumdan çok da memnunum... Çünkü süreç uzadıkça karar vermek zorlaşıyor, birilerinin konuya müdahil olma olasılığı arttıkça artıyor, insanın aklı karışıyor ve karar verilmesi gereken konular aylarca insanın aklını meşgul ediyor. Nişan için anı olsun diye çektiğimiz birkaç fotoğrafı koyup anlatmaya devam ediyorum; 


Nişanda en sevdiğim ayrıntılardan birisi bu kurabiyeler oldu sanırım, böyle birşeyler ararken Mia Atolye`nin instagramdaki çekilişini gördüm tesadüfen. Sevgililer günü için kurabiye kavanozu hediye ediyordu ve ben kazandım :) Siteyle bu şekilde tanıştım ve her gördüğüm kurabiyeye bayıldım, ayrıca inanılmaz da lezzetliydiler. Pastaları da harika gözüküyordu ama İstanbul`da değil Antalya`da olduğumuz için pasta alma imkanım olmadı. Bu tarz butik pastalar, kurabiyeler yapan siteler bol miktarda var ama miaatolye bana daha profesyonel geldi. 

Nişan ve düğün işlerinde tam bir sömürü söz konusu bildiğiniz gibi. "aa ama bu en özel gününüz olacak" deyip, her şeyi ederinin en az 2 katına satma çabası var her yerde. "Hiç bir şey için masraftan kaçınmamalılıyız" psikolojisine büründürüyorlar zorla insanı ama ben pek bürünmedim açıkçası. Elbisede, ayakkabıda falan gidip en pahalısını, en özelini aramadım hiç.




En ekstra harcamamız alyanslarımız oldu sanırım çünkü gramajı oldukça düşük olmasına rağmen, marka ve işçilik adı altında ederinin neredeyse 3 katıydı fiyatı! Ama tek içimize sinen model onlar olunca aldık.


Herkesin zevki çok farklı ama nacizane tavsiyem; bunları sürekli takacağınızı düşünerek almanız. Ben incecik sade bir şey istiyordum, bir de hafif kare bir model bulduk daha da iyi oldu. İnanılmaz rahatlar, normalde gün içinde üzerimdeki takılara pek fazla tahammül edemeyen bir insan olarak, bu yüzükle hiç bir rahatsızlık hissetmedim. 



Ailelerin tanışması ve kaynaşması bizim için oldukça çetrefilli ve korkutucu bir süreçti ama çok kısa zamanda her şey sorunsuz halloldu. Herkes memnun ayrıldı. Ben de iyi ki aylar öncesinden planlamaya başlayıp, bunun stresini yaşamamışım diye düşündüm.

Her şey dört dörtlük olmasa da, hem aileler, hem biz gayet mutlu ayrıldık. Nişanın üzerinden 1 ay geçti, bu arada yine aynı acelecilikle (yalnız tabii acele dediysem, 5 yıldır birlikteyiz, işimiz ve hali hazırda yerleşik bir evimiz var aksi halde 1 ayda yetişecek işer olmayabilir :) 3 Mayıs`a nikah tarihimiz belirledik. 

En en ennn uyuz şey nikah işlemlerini halletmek oldu sanırım, inanılmaz saçma prosedürler yüzünden oradan oraya koşturduk 2 gün. Onun haricinde gelinliğimi gayet kolay seçtim, ayakabılarımı internetten aldım, olmadı  iade ettim yenisi aldım. Gelinlik konusunda bir kaç yıl önce "Pronivias`dan alırım, Vakko`dan bakarım" diye atıp tuttuğumu hatırlıyorum. İstanbul`a gitmedim bile. 2 model denedim, biri çok hoşuma gitti, birkaç değişiklik isyetip sipariş verdim. Gayet sakin ve telaşsız şekilde her şeyi hallediyoruz yani sırayla, tavsiye ederim :)

Nikah ve sonrasındaki kokteyl, bahçe süslemeleri ve nikah şekerleri için de anneme güvendim. Bu arada erkek kardeşim gayet profesyonel klarnet, kuzenim keman ve bir diğer kuzenim de elektro gitar çalıyor olabilir :) 

Şimdilik tek sorun bayramdan sonra erkek tarafında olacak düğünün benim için tam bir muamma olması, hiç bilmediğim, küçük bir şehirde, tamamen erkek tarafının şekillendirmesi ile olacak olması ama bakalım hayırlısı...

Demem o ki, hayatımın en büyük olayı olmadı düğün-nikah organizasyon işleri. Maddi olarak da çok açılmadan, ufak tefek aksiliklere fazla takılmadan, ama çok istediğim şeyleri de yaparak atlatıyoruz bu süreci.

Şimdilik aklımda kalan tek şey Mia Atolye`den ismarlamak istediğim kurabiyelerin bütçemi çok aşacak olması, (Nişan için daha az sayıda almıştık ama nikah için sayı oldukça fazla) ve Antalya`da güzel bir fotoğrafçı bulmak. 

28 Şubat 2014

Bir MAC`im Bile Yok, Anlıyor musun ?

Cilt bakımı ve makyaj ürünlerine ayırdığınız özel bir bütçeniz var mı bilmiyorum ama bir şekilde sürekli alım halindeyiz çoğumuz. Ben kendi ayırdığım bütçeyi, ne kadarının mantıklı, ne kadarının boşa gittiğini düşünmek bile istemiyorum. Zaman zaman bu konuda kendime telkinlerde bulunup tüketimi azaltma yoluna gidiyorum. "Eşin dostun, blogların gazına gelmesek ne güzel olur" konseptli yazılarım da mevcut hatta!

Lakin bu yazının konusu fazla tüketimden ziyade pahalı ve uygun fiyatlı kozmetik ürünleri arasındaki farklar olacak. Bu konudaki tutumum son 2 yıllık dönem içinde biraz değişmeye başladı ve net bir çizgiye oturma konusunda da ilerliyor. 

Olay 3 parçadan oluşuyor bana göre;

*Drugstore diye tabir edilen uygun fiyatlı market ürünleri
*Orta sınıf ürünler ve 
*High-End tabir edilen oldukça yüksek fiyatlı ürünler.




Hangi gruptan neyi tercih edeceğiniz büyük oranda maddi durumunuza ve yaşınıza bağlı olsa da, çoğunlukla sırf almış olmak için, bir şekilde sınıf atlamış hissetmek için, ya da başkalarına özenerek, gaza gelerek oluyor. Burada en önemlisi hangi sınıftan ne alınıyorsa alınsın bilinçli olmak bana göre.

Makyaja yeni başladığımda en çok yaptığım yanlışlardan birisi drugstore ürünlerine normal fiyatlarını ödemekti sanırım. Üniversite öğrencilik yıllarımın çoğu Max Factor ya da Loreal fondötenlere 50-55TL para ödeyerek geçti. Her nasılsa bu parayı ödediğimde, o mağazadaki en pahalı ürünlerden birisini aldığım için iyi bir ürün aldığım hissi uyandırıyordu bende. Şu an bu ürünlere etiket fiyatlarını asla ödemem. Zaten bu ürünler , biraz da sık sık indirime girdikleri için drugstore sayılıyorlar. 

Orta ya da bir üst sınıf ürünlerle ilgili de düştüğümüz en büyük yanlış, çok fazla performans beklemek bana göre. Bunu bilinçli ya da bilinçsiz şekilde çoğumuz yapıyoruz. 60 liraya alınan bir makyaj malzemesi, 20 liraya alınan bir makyaj malzemesinin performansını 3`e katlamaz çoğunlukla. Evet 60 lira verdiğiniz belki (o da belki) biraz daha kalıcıdır, renk seçeneği daha fazladır, ambalajı belki daha sağlam, daha şıktır. Burada söylemek istediğim, "ucuza aldığınız ürün de aynı işi görür"`den ziyade, "fiyatla performansın çoğunlukla aynı oranda yükselmediği"`dir.



Belli markaları almanın verdiği tatmin diye bir şey de var tabii, hiç birimiz inkar edemeyiz ama ben kendim adıma şöyle yapıyorum genelde; 

Benim için önemli olan ürün grubunda belli markalar dışına çıkmıyorum. Örneğin drugstore fondötenler içinden kendinize uygun olanı bulduğunuzda iyi performans verebilir ama ben onu tüm cildime her gün kullandığım için, daha güvendiğim, daha içime sinen markaları tercih ediyorum. Çok aklıma takılanları, içimin gittiklerini de alıyorum tabii arada bütçem doğrultusunda. Örneğin Mac`den 4`lü bir far paleti oluşturacağım ve bu bana 170TL`ye mal olacak ama biliyorum ki indirim zamanı The Balm`dan 30TL`ye alınan 10`lu-15`li far paletlerinden çok çok daha fazla performans vermeyecek. Bunu bilsem de çok hoşuma giden renkleri alacağım yine de, almazsam aklımda kalacak çünkü :) Ama "Bu Mac rujlar da çok popüler, benim de olsun " diye gider, atıyorum Cremesheen serisinden bir ruj alıp, yüksek performans beklerseniz hayal kırıklığına uğrarsınız.

Hele de cilt bakım ürünlerinde bu hataya düşerseniz çok yazık! 100`lerce lira da verseniz, cildiniz yeniden yaratılmayacak. Özellikle sivilce karşıtı ürünlerde insanlar bu tür bir yanılgıya çok düşüyorlar. Bütçelerini zorlayıp, bir umut gidip pahalı bir set alıp, "e buna da o kadar para verdik, kesin işe yarayacak" diye bir beklenti içine giriyorlar. (Zamanında ben de yaptım oradan biliyorum :p) Ama öyle olmuyor maalesef. Doğru ürünü bulmuşsanız etkisi daha yüksek, alerji riski daha düşük ve daha iyi bir markanın ürünlerini kullanmış oluyorsunuz o kadar.

İyi markalı ürünler kullanmayı hepimiz seviyoruz, sadece kozmetikte değil hayatın her alanında. Ama bana bir ürün sorulduğunda, genellikle "bütçeni fazla zorlamayacksa al" cevabına sığınıyorum. Yani bir kozmetik ürününe yüksek meblalar öderken, o meblayı ürünün performansından çok markasına ödediğinizi unutmayın. Özellikle cilt bakım ürünlerine fazla umutlar bağlamayın ve beklediğiniz performansı sağlamadığında, verdiğiniz paranın sizin için büyük bir kayıp olmayacağından emin olun derim!

Kısacası 1000TL`lik bir makyaj çekmecesi ile de 100TL`lik bir makyaj çekmecesi ile de hoş bir makyaj yapabilirsiniz. Pahalı markaların size vereceği manevi mutluluk, maddi yükünden daha daha fazlaysa eyvallah ama aksi taktirde başkalarının gazına gelmiş olacak ve hayal kırıklığına uğrayacaksınız. 

Umarım aklımdakileri aktarabilmişimdir, sizin görüşlerinizi de sabırsızlıkla bekliyorum.


17 Kasım 2013

Blog Okurken ?

Geçenlerde çok yakın bir arkadaşımdan şöyle bir olay duydum. X cilt bakım ürününü Y blogunda okumuş ve okuduğu yazıdan etkilenerek hemen gidip almış. Gayet yüksek bir beklenti içine de girmiş haliyle. Bahsettiği yazıyı açıp okudum ben de. Ürünler gayet güzel anlatılmış ve biracık da gereğinden fazla ballandırılmış bana göre! 

Buna nasıl karar veriyorum? Çünkü o yazıyı yazan kişiyi sıklıkla takip ediyorum ve aslında cildinin o kadar da sorunlu olmadığını, yani o ürünün ona elbette ki "harika" geleceğini tahmin edebiliyorum. Üstelik arkadaşımın böyle bir yazıdan etkilenerek koşa koşa gidip aldığı ürünü ben de uzun zaman kullandım ve o kadar muhteşem sonuçlar vermeyeceğini biliyorum! (Bu noktada asıl soru; arkadaşımın bu ürünü benim blogumda okuduğunda neden o kadar etkilenmediği, ya da aklında yer etmediği? Çünkü sorunumuza çözüm olabilecek bir ürünün çok güzel olma ihtimali hepimizin hoşuna gidiyor. Dünden kabullenmek istiyoruz bu durumu)

Asıl konu; bloglarda okuyup etkilendiğiniz bir ürünü alırken nelere dikkat edilebilir ? 
Çünkü kendimden de biliyorum ki, insan okuduğundan, süslenerek yazılmış yazılardan, güzel hazırlanmış görsellerden etkileniyor. Hele ki çoğumuzun da sivilcedir, lekedir, odur, budur gibi endişelerimiz olunca... Ciddi anlamda ümitlenip, güzel güzel paraları gözden çıkarabiliyoruz.

Eğer "ben okuyup geçerim, satın almamda blog yazıları çok da etkili olmaz, yine kendi bildiğimi alırım" diyenlerdenseniz sorun yok ama okuduklarınızdan etkilenip, o ürünü almaya yöneliyorsanız dikkat!

Bence en büyük püf noktası, o blogu düzenli takip etmek. Bu sayede o kişinin genelde kullandığı ürünler, cilt tipi, yorumlama biçimi, neye iyi neye kötü dediği, yoksa her şeye iyi mi dediği gibi konular hakkında fikir sahibi olursunuz. Örneğin benim takip ettiğim bir sürü blog olmasına rağmen, tavsiye ettiği ürüne güvenip, almayı düşüneceğim blog sayısı oldukça az. 

Neden herkesin değil de sadece onların "beğendim" dediği ürünlere güveniyorum ? Çünkü hem marka reklamı yapmak gibi bir dertleri olmadığını biliyorum hem de daha önce yazdıkları ürünlerden ortak beğenilerimizin çok olduğunu biliyorum. Reklam/gizli reklam adına yazılan methiyelere diyecek pek bir şey yok zaten. Demi Moore`un The Joneses filmini mutlaka seyretmenizi öneririm bu aşamada! 


Ortak beğeni ve o yazıyı yazan kişinin cilt tipi de çok çok önemli! Birkaç gün önce olan olay şöyle mesela. X fondötenini, severek okuduğum bir blogda "çok çok güzel" diye okumuştum. Gerçi onu söyleyen kişinin cilt tipi ile benim cilt tipimin alakası olmadığını biliyordum ama ürün için güzel algısı oluştu bir sefer bende. Elime geçen testerini denedim ve nefret ettim! Tam boyunu alsaydım kesinlikle kullanamaz, çöpe atardım. Cilt tipi ve beğeniler, bir ürün hakkındaki fikirleri 180 derece değiştirebiliyor.

Bir de kozmetiğe doyamama, boş yere satın alma durumlarımız var ki, onu hiç sormayın! Blog okumaya ilk başladığımda, bloggerların sürekli yeni ürünler aldıklarını görüp ben de ciddi anlamda gaza geliyordum, çok iyi hatırlıyorum. Şimdilerde o durum oldukça azaldı. Benzer durumda olanlar vardır tahmin ediyorum ama almanın sonu olmadığı gibi, yeni bir şeyler alan insanların hiiç sonu yok! Başkalarının alışverişlerine bakarak gaza gelmemek gerekiyor. Çünkü herkesin gelir-gider düzeyleri farklı, harcama önem sıraları farklı. Kaldı ki makyaj, kozmetik blogu olunca, çoğumuzun sadece bu anlamda paylaşım yaptığını da unutmamak gerekiyor. 

Yine bu konuda, twitter ve instagram hesaplarımıza bakarak "amma çok kozmetik alıyor" "kafayı kozmetikle bozmuş" gibi düşüncelere kapılmak işten bile değil ama bu hesapların bloglara bağlı hesaplar olduğunu, bu iş için açılmış hesaplar olduğunu unutmamak gerekiyor. Gerçi ben kendi adıma hem twitter`da, hem de instagram`da kozmetik, makyaj dışında şeyler de paylaşıyorum ama herkese açık hesaplar olduğundan, yine de çoğu zaman özel sayılabilecek paylaşımlarımı yapamadığımdan, kozmetik ağırlıklı oluyor.

Blog yazma işi kimilerinin zevk için, kimilerinin hırs için yaptığı bir şey ama hepsinden öte bir özgürlük. Şu genç yaşımda her gün yeni bir özgürlüğümüzün kısıtlandığını gördüğümü düşününce, büyük bir özgürlük hem de! Bu durumda isteyen istediğini yazar ama o yazılara bakıp fikir oluşturacaksak, bir şeyleri almaya ya da almamaya karar vereceksek, biraz daha dikkatli okumakta fayda var bana göre!

Ya da bilemedim bu kadar ciddiye almanın hiç alemi yok mu acaba :)

dipnot: "The Joneses" hayal satmaktan bahsediyor. Cildi mükemmel yapan bir krem, popoyu muhteşem gösteren bir pantolon, sizi bir üst sınıfa dahil edecek bir çanta yok. Bunu unutmamak gerekiyor...

Yorumlarınızı, fikirlerinizi bekler, huzurlu Pazarlar dilerim...

12 Aralık 2012

TWITTER İNSANLARI

Başlarda ben de Twitter`a pek bir anlam verememişim. Karakter sınırlaması falan, ne gerek var böyle şeylere demiştim ama hem telefonumun, hem de bilgisayarımın sık kullanılanlar listesinde en başa oturması fazla zaman almadı. 

Geçenlerde babam sordu nasıl diye, kendisi bu tarz şeylerle ne çok ilgili ne de çok ilgisiz bir insan. Anlatmaya çalışırken saçma bir tanım çıktı ortaya, büyük ihtimalle benim anlatamama yeteneğimden ama demem o ki, başta anlamsız gelse de alışınca onsuz olmuyor. Twitter`ı seviyorum ben, daha doğrusu blogunu takip ettiğim kızın ya da sevdiğim bir ünlünün günlük hayatta nasıl bir insan olduğunu, ne aldığını, neyi nasıl söylediğini takip etmek hoşuma gidiyor. Hızlı, kısa ama öz bir site olması da ayrı bir cazibe tabii, mesela artık facebook o kadar sıkıcı geliyor ki bana.  

Bana göre bir kaç çeşit Twitter insanı var;


Twitter`ı şikayet yeri sananlarla başlayalım mesela, hocaya edemediği küfrü, devlet dairesinde kafa tutamadığı memuru, laf anlamayan sevgilisini twitter`a havale edenler, trafikten şikayet edenler, içimde kalacağına tweet atarım diyenler (ki ben de çoğu zaman yapıyorum) o kadar çok ki.

Yüksekten uçanlarla devam edelim; bazı tipler var ki, sadece havalı şeyleri paylaşıyorlar ve sürekli insanın canını çektiriyorlar :) Yemekler, içkiler, pahalı pahalı oyuncaklar, hep en mutlu anlar. Yani evet insan her şeyi sosyal medyaya yazmaz ama her mutlu olduğun anı yazıyorsun da, başına hiç mi can sıkıcı bir şey gelmiyor kardeşim :) sinir bozucu grup işte :)


Bir de ikisi arasında olan bir grup var ki, işte onlar favorim. Sabahın 6`sında "Günaydııııııın :))" gibi mesajlar atıyorlar mesela. Ya da "saatlerdir çalışıyorum, off pofff" yerine "zombiye bağladım :))" diye mutlu mutlu yaklaşanlar var olaya. İşte onlar benim de enerjimi arttırıyorlar, içimi açıyorlar. Seviyorum bu insanları takip etmeyi. Ve kısa bir süre sonra iş hayatının acımasız kollarına kendimi bıraktığımda, böyle tweetler atabilme gücünü istiyorum kendime :))

Böyle işte, bazen bloguna yazdıklarından çok twittera yazdıklarını takip etmeyi sevdiğim insanlar var, kendime çok benzettiğim, yakın bulduğum insanlar, bir sorum olduğumda hemen cevap alabileceğim insanlar,   bir konuya çok farklı bakmamı sağlayan insanlar, yazdıklarına gülümsediğim insanlar, kendini beğenmişliğine güldüğüm insanlar... 

Bu arada twitter adresim :)  https://twitter.com/ModaMasallari

Eeee siz ne dersiniz ? Var mı sizde de benzer durumlar ??

29 Eylül 2012

GÜZEL BİR BAŞLIK BULAMADIM

Başta olmayacakmış gibi gelir. O kadar karmaşık gözüküyordur ki... Belki 100 kere "yapamayacağım sanırım" dersiniz. 

Hani bir de şu söz vardır; "başlamak bitirmenin yarısı" derler. Siz de bir yerden başlarsınız. Belki gerekli cesareti toplamışsınızdır belki de sadece mecburiyetten... ama dedikleri gibi başlamak bir şeyleri değiştirir.

Bir süre sonra izlemeniz gereken yolu az çok kestirmişsinizdir. Önce bu karmaşa bir düzene girmelidir. Yeri gelir karmaşıklığın bile bir düzeni olabilir. Sonra düzeni anlarsınız yavaş yavaş... 



ve tabi yapmanız gerekeni de. Sanırım asıl olan; ne zaman vazgeçtiğinizdir. Kaç dakikada, kaç saatte, kaç ayda sıkılıp işin peşini bıraktığınızdır. Çabuk vazgeçenin sonuca ulaşamayacağı belli bir gerçek.

Bir de belki her gözün gördüğü renk bir değildir.


Hepsini aynı renk gören gözdense, yakından bakıp ton farklılıklarını ayırd eden göz daha çabuk sonuca ulaşır. Belki sadece renk değil, daha çetrefilli zorluklar da vardır. O boşluğa her parça oturur sanki. Oturur oturmasına da, sona yaklaştıkça bir yerlerde bir şeyler ters gider. Çünkü, o yere oturacak doğru parça sadece 1 tanedir. Aksi halde elinizde yanlış parçayla kalakalır, ne yapacağınızı bilemezsiniz. O yüzden "oldu sanki" deyip geçmemek, 4 köşesi de birbirine uymuş mu kontrol etmek şarttır.


"-Sadece emek mi, sabır mı ?" diye sormak hatta isyan etmek de hakkınızdır tabii ki. 
"-Hayır" Şansın da yanınızda olması şarttır.
Çünkü bazen asi ve beklenmedik bir rüzgar gelir ve 1 parçayı uçuruverir bilinmedik bir yere. 1 parça hep eksik çıkar sonunda. Ne yapsanız olmaz! 


Şans çoğu zaman yanınızdaysa ya da ne bileyim siz pencereyi açık bırakmamayı akıl ettiyseniz, zafer sizindir. Hiç olmayacakmış gibi gözüken bir karmaşadan, böyle güzel bir tablo çıktığına/çıkarttığınıza bakıp, gururlanırsınız. E size yardım eden birileri olur da birlikte yaparsanız tüm bunları; birlikte gururlanır, birbirinize [başkasının anlayamayacağı] bir gülümseme fırlatır, kim bilir belki de kutlamaya gidersiniz...

Benim bildiğim Puzzle, hobiden çok daha fazlasıdır..

Not1: Çoğu insan "1 parçasını kaybedersek bittik" diye düşünür ama puzzledaki her parçanın yeri belli şekilde kodlanmıştır ve üretici firmaya mail atıp bu parçayı istemek gibi bir hakkınız vardır. Yani o parça hep eksik kalmak zorunda da değildir!

Not2: Tablo Van Gogh`un muhteşem eserlerinden bir tanesidir. Ölmeden önce yaşadığı Paris yakınlarındaki Auvers-sur-Ouse kasabasının klisesidir. Hala da olduğu yerde durmaktadır. bkz 

Not3: Film afişinde Van Gogh`un başka bir eserinden esinlenilen Paris`te Gece Yarısı filmi de seyredilesi bir filmdir. İnsana adeta, Woody Allen`in Vicky Cristina Barcelona`dan sonra kendini  affettirmek için bu filmi çektiğini düşündürtür :)

Not4: Başlığımı buldum galiba, "ÜRETİCİ FİRMA" :) 

18 Temmuz 2012

BEN SİZİN DÜNYANIZDANIM


Moda. İnsanlar ne düşünüyor olabilirler ? Modanın mevsime göre değişen bir şey olduğunu mu sanıyorlar ? Dünyanın dört bir yanından giysileri, mücevherleri ve ayakkabıları koleksiyonları ile gösteriş yapmak için mi geldiler ? Anlamıyorlar. "Moda", aslında, "Ben sizin dünyanızdanım. Sizin ordunuzla ayı üniformayı giyiyorum, onun için beni vurmayın," demenin bir biçimidir.

Erkekler ve kadınlardan oluşan toplulukların mağaralarda ilk kez birlikte yaşamaya başladıklarından bu yana, moda herkesin, hatta tümden yabancıların bile anlayabildiği tek dil olmuştur. "Aynı biçimde giyiniyoruz. Ben sizin kabilenizdenim. Haydi, varlığımızı sürdürebilmek için güçsüzlerin üstüne çullanalım."

Ama bazıları "moda"nın her şey olduğuna inanırlar. Zenginlere özgü kabileye üyeliklerini sürdürebilmek için altı ayda bir ufacık bir ayrıntıyı değiştirmek uğruna bir servet harcarlar. Bilgi teknolojisi sanayinin milyarderlerinin plastik saatler takıp eski püskü blucinler giydikleri Silikon Vadisi`ne gitseler, dünyanın değiştiğini anlayacaklardır; orada artık herkes aynı toplumsal sınıftanmış gibi görünüyor; artık hiç kimse bir elmasın büyüklüğünü , bir ktavatın ya da deri çantanın markasını umursamıyor. Aslında dünyanın bu yöresinde kravatlar ve deri çantalardan eser yok; oysa düşüşte olsa da bir bakıma daha güçlü bir çarkı döndüren ve masumları  hala houte couture giysilere, zümrüt gerdanlıklara ve dev limuzinlere inandırmayı başaran Hollywood hemen yanı başında. Ve tüm dergilerde hala bunlar yer aldığına göre, reklamları, işe yaramaz nesnelerin piyasaya sürülmesini, tümden gereksiz yeni akımların icat edilmesini ve farklı markaların hepsi de birbirine benzeyen yüz kremlerinin üretilmesini kapsayan milyarlarca dolarlık bir sanayiyi yok etmeyi kim göze alabilir ki ?

Paulo Coelho/Kazanan Yalnızdır

Arada bir blogumun ismi aklıma geliyor :) Arada bir işin bu yüzünü de hatırlamak hatırlatmak lazım sanki...

21 Mart 2012

Bİ FİLM İZLEDİM, BÖYLE OLDU

Geçen akşam Kanal D`de bir film vardı. "Örnek Aile/The Joneses" Belki izleyenleriniz vardır. Demi Moore olduğu için ilgimi çekti zaten eğlenceli bir filme de benziyordu.  

Aslında mükemmel bir aile tablosu çizen, herkse güler yüz gösteren, pahalı partiler ve hediyeler veren bu aile, ücretli çalışan 4 yabancı. İşleri de girdikleri çevrelerde kısa sürede popüler olup kendi kullandıkları ürünlerin reklamını yapmak. Tabii fark ettirmeden. "Hayali reklam" gibi bir şey diyorlardı. Bir an saflığıma geldi ve gerçekten böyle bir şey var mı acaba diye düşündüm... Çok geçmeden yanıtımı buldum.
Filmi en iyi özetleyen resim bu sanırım. Aslında giydikleri, kullandıkları her ürün onlara şirket tarafından özenle seçilip verilen ürünler. Örneğin kız, pahalı bir rujunu arkadaşına hediye ediyor denemesi için ve millet hemen o rujdan alıyor.
Mahallelinin çok hoş bulduğu, "kocasıyla da arası çok iyiymiş" dediği yeni taşınan bayan, yeni çıkan spor ayakkabılardan giyiyormuş. Ertesi gün bütün mahallelide aynı ayakkabıdan var. Tüm satışlar kontrol ediliyor ve bu dörtlü arasında daha başarılı olanlar "ikon" seviyesine çıkmaya hak kazanıyorlar. İşte o anda sorduğum sorunun cevabını aldım. "Acaba gerçekten böyle bir şey var mı?" Evet, var. -Düşünün bakalım o kullanışsız Hermes çantaları millet Victoria Beckham`da görmese kapış kapış alır mıydı?-

Evin sahte babasının satışları çok iyi gitmeyince hemen kendisine yeni bir yol buluyor ve yan komşuyu ince ince işlemeye başlıyor. Karısı ile arasını düzeltip, kendileri gibi mutlu bir çift olabilmeleri için karısına lüks hediyeler almasını, kendisinin de öyle yaptığını söylüyor. 

Çünkü babaya şirketten "ÜRÜNÜ SATMA, KENDİ YAŞAM TARZINI SAT" demişlerdi, o da bu şekilde bir taktik uygulamaya başlıyor ve başarılı oluyor. Yan komşu sürekli karısına yeni hediyeler almaya, lüks içinde yaşamaya başlıyor ama farkında olmadan borçlar altında giderek eziliyor...
Bir gün o adamın sonu böyle oluyor...

Borçların altından kalkamayıp, intihar ediyor... Film farklı yönde devam ediyor, içinde aşk öyküleri falan da var ama bu an benim için filmin kırılma noktası oluyor...

Şimdi gelelim itiraf zamanına...
Bu anda şunları düşünmeye başladım, tamam belki ünlülere özenmiyorum, o kadar mantığımı kaybetmedim henüz ama bir de şu yarı ünlü sayılan insanlar var... Tıpkı bu filmde bu ailenin, o mahallenin ünlüleri olmaları gibi... İlk aklıma gelenler popüler bloggerlar mesela. Ne ünlüler, ne de ünsüz. Çoğunu takip ediyorum, şu an bir blogda yazı okuduğunuza göre, siz de takip ediyorsunuz büyük olasılıkla... Twitterdan, faceden, ordan burdan görüyorum sürekli. her daim pahalı kıyafetleri ile partideler, sürekli güzel mekanlarda yemek yiyorlar, güzel evlerinden kareler paylaşıyorlar. -Şimdi kıskançlık yapıyormuşum gibi algılayacak büyük bir kısmınız bu yazıyı ama inanın öyle değil- Aslında bahsettikleri ürünlerden para kazanıyor onlar da, filmin mantığına benzer şekilde. 

 Bu blogların çoğunu da seviyorum. Kimisinde kız güzel, kimisi çok samimi yazıyor, kimisinin fotoğrafları çok güzel. Ama bir süre sonra baktım ki büyükçe bir kız topluluğu olmuş takip ettiğim ve hepsi de her zaman eğlencede, gezmede, birbirinden güzel giysiler ve ayakkabıları ile, birbirinden güzel avrupa şehirlerinde gezmede... ve bu durum benim güzel hayatımdan şikayet etmeme sebep olmaya başladı bir süre sonra.Ben de mi sorun var bilemiyorum ama bakıp bakıp "millet nerelerde geziyor, nasıl yaşıyor, ben napıyorum şimdi" demeye başladım. Zaten yeterince sorun yaratmıyormuşuz gibi kendimize... En en basitinden eskiden beğendiğim markalar bana şimdi güzel gelmiyor çünkü daha iyilerini görüyorum. 

Evet önceden de biliyordum daha iyileri olduğunu ama o zaman bu kadar kendime yakın gibi gördüğüm kişiler üzerinde görmüyordum. Ve benim maddi gücüm bunu almaya yetmiyorsa, al sana sorun. E ama 3 ay önce tatlı tatlı kullanıyordun o markayı...

Şimdi bunları yazarken kendi cevaplarımı da buluyorum aslında. Sanırım o blogları, kendime yakın kişiler, bizim gibi sıradan hayatları olan, sıradan insanlar gibi değerlendirmek yerine profesyonel moda ya da güzellik sayfaları gibi değerlendirmek daha doğru.

Aslında onlar da çaktırmadan satış yaptırıyorlar firmalara. Bir moda dergisi alıp bir ürünü dergide görmektense, takip ettiğin bir bloggerın üstünde görmek çok daha etkili oluyor. Çünkü onlar mahallenin popüler kızları...
Bu çarkın içine çok fazla girmemek gerekiyor...Film güzel :)

9 Mart 2012

Kadınlar Günü Ne Değildir ?



8 Mart 1857`de New York`ta bir dokuma fabrikasında çalışan işçilerin daha iyi çalışma şartları için greve başlarlar ve polis greve karşı koymak için barikatlar kurar, işçileri fabrikanın içine kilitler. Çıkan yangında çoğu kadın olmak üzere 129 kişi hayatını kaybeder. Olay büyük yankı yaratır ve 1921 yılından itibaren bu gün Dünya Kadınlar Günü/ Emekçi Kadınlar Günü olarak anılmaya başlar...

Bugün de tekstil işçileri çok kötü şartlarda çalışmaya devam ediyor ve bu kadar rağbet gören, bu kadar satan bir sektörün arka planındaki insanların hali soru işareti. 

Kadınlar gününü indirimlerden, kampanyalardan, giyinip süslenip kutlamaktan ibaret bir gün değildir! 

Bazen babasının küçük saf kızı bazen de hayatla kavgaya hazır kocaman bir kadın olabilen, bu coğrafyada kadın olduğu için hayata 1-0  yenik başlayan herkesin kadınlar günü kutlu olsun...